Suat Toktaş: Sadece işimi yaparım, aktivizm yapmadım

4

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısıyla ifşa ettiği bilirkişiye cevap hakkı tanınan görüşmeyi yayınladığı için tutuklanan Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş, 34 gün Silivri Cezaevi’nde tutuklu kaldı.

34. günde çıkarıldığı mahkemede, davanın tutuksuz sanıkları Serhan Asker, Seda Selek, Kürşad Oğuz ve Barış Pehlivan ile birlikte beraat etti.

Beraat ettiği duruşmada “Biz döneme göre gazetecilik yapmadık” diyen Toktaş savunmasında o ses kaydının yayınlandığı gün tüm yaşananları, dönemin koşullarını anlattı. Kaçma ve delil karartma şüphesiyle tutuklanmasının hukuki zeminden yoksun olduğunun altını çizdi.

“Yapılan şey tam anlamıyla gazeteciliktir” diyen Toktaş, “Soruşturma bile açılmaması gereken bir dosya kapsamında tutukluyum” dedi.

İşte ilk duruşmada beraat kararı çıkan o davadaki savunma:

“ADIM SUAT TOKTAŞ, GAZETECİYİM”

Adım Suat Toktaş, gazeteciyim. Halk TV genel yayın yönetmeniyim. Savunmama başlamadan önce birkaç bir şey söylemem lazım. Burada 5 kişi sanık olarak yargılanıyor fakat nihayetinde olayın kendisi üç kişi arasında geçiyor. Seda SELEK ve Serhan ASKER daha tali sorumlulukları olan iki gazetecidir. Çünkü yayının yapıldığı esnada Seda Selek yerine ekranda başka bir sunucu da olabilirdi. Serhan ASKER de basın yasası, RTÜK mevzuatı gereği sorumlu müdürdür. Rutin ve hiyerarşik işleyişte herhangi bir dahli yoktur. O günkü olayda da herhangi bir dahli olmamıştır, bunu belirtmek isterim. Takdir mahkemenizindir.

“KAÇSAYDIM O GÜN KAÇARDIM”

Başlangıçta söyleyeceğim ikinci şey, kaçma ve delil karartma şüphesiyle tutuklandım. Kaçsaydım o gün kaçardım. İşimin sorumluluğunu aldım, bir karar verdim. O kararı nasıl verdiğimi birazdan anlatacağım. Ama işimin sorumluluğunu aldım, bir yönetici olarak o sorumluluğu taşıdım. Ve bir yazılı açıklama yaptık, yazılı açıklamayı kaleme alanlardan biriyim. Süreci anlatan “yayınlama kararını Suat TOKTAŞ vermiştir” diye yazan kişi kaçmaz. Hayatın olağan akışına aykırıdır, akla da aykırıdır. Bir de şu var; üç arkadaşım gözaltındayken, ben bir gece dışarıdaydım. Sabaha kadar yayın yönettim. Dışarıdaydım derken kanaldaydım, o gece sabaha kadar kanaldaydım. Kanalda yattım 1,5 saat. Ondan sonra tekrar yayının başındaydım. Sonra savcılıktan bir çağrı geldi, yine kanaldaydım. Dolayısıyla işimin başındaydım. Savcılık buna rağmen tutuklama istiyor, hakimlik kaçma ve delil karartma gerekçesiyle tutukluyor. Kaçma niyetim olsaydı kaçardım. “Bu kararı veren benim” diyen biri kaçacak olsa kaçardı, bir gün fırsatı vardı, kaçardı ama kaçmadı.

“AYNI KAYDI AKP’Lİ HAMZA DAĞ YAYINLADI”

“YAPILAN ŞEY TAM ANLAMIYLA GAZETECİLİKTİR”

Biraz uzun konuşabilirim, nihayetinde tutukluyum, biraz tolerans gösterirsiniz diye düşünüyorum. Adli kontrolü de kabul etmem mümkün değil. İki çocuğum var, iki kızım var, ikisi de yurt dışında. Biri Amerika’da evli, diğeri yurt dışında okuyor. Ben memleketten kaçacak biri değilim. Giderim çocuğumun yanına, birinde 3 gün kaldıktan sonra sıkılırım. Ötekinde 12 gün kaldıktan sonra deliririm ve Türkiye’ye dönerim. Biz bu ülkenin sevdalısı insanlarız, dolayısıyla kovsalar da gedeceğimiz bir yer yok bizim.
Savunmamı hukuk ve gazetecilik üzerine kuracağım. Hukuki yönünü avukatlarım daha ayrıntılı anlatacaktır. Ama yine de ben de gireceğim.
Gazetecilik üzerine kurma gerekçem:
Bir; yapılan şeyin tam anlamıyla bir gazetecilik olmasıdır, ikincisi; süreçlerin işleyişi bakımından gazeteciliğimin sorgulanması, yöneticiliğimin sorgulanmasıdır. Yanımdan yüzlerce gazeteci geldi geçti. Şurada da çok arkadaşımı görüyorum, zaman zaman gördüğüm bazı arkadaşlarım şu anda gelmişler sağ olsunlar. Dolayısıyla yanımdan gelmiş geçmiş bu gazeteci arkadaşlarıma beni tanıdıkları şekilde gazeteciliği yaptığımı anlatmak durumundayım. Dolayısıyla orada da bazı detaylara girmek zorunda kalacağım. Bu bir girizgahtı.
Şimdi esasa girecek olursak; yargılanan şeyin gazetecilik olduğunu tüm arkadaşlarım söyledi, aynı şeyi ben de söylüyorum.

“TÜRKİYE’DE GAZETECİLİK UNUTULDU”

Siyaset penceresinden bakanlar burada bir siyasi hesap görüyor. Adliye penceresinden bakanlar bir suç görüyor. Benim baktığım yerden görülen ise bir gazetecilik faaliyetidir. Sonuna kadar bir gazetecilik faaliyeti var. Yargılanan şey gazeteciliktir. Ukalalık olarak görmeyin ama bir hukuk nosyonuna sahip oluyor 38 yıl boyunca gazetecilik yapan biri. Aynı zamanda yöneticilik yapan biri.
Hukukta normlar hiyerarşisi vardır. Anayasanın 26. ve 28. maddesinde çok net düzenlemeler vardır. Birinde der ki “basın hürdür sansür edilemez”. Bizde hep halkın haber alma hakkı üzerinden konuşulur ama aynı zamanda “devletin basın kuruluşlarının haber verme hakkını” gözeten son derece kuvvetli düzenlemesi vardır anayasada. “Devlet, basının haber verme hakkını sağlayacak tedbirleri alır” diyor. Dolayısıyla sadece haber alma hakkı değil, biz ayrıca haber verme hakkını haiz görev ifa ederiz. Normal demokrasilerin, çağdaş demokrasilerin dördüncü gücü olarak görülürüz. Şu anda o güçler arasında bir çatışma var, o çatışmayı çözmeye çalışıyoruz. Davaya özgürlükçü bir yerden mi bakacağız, dar bir çerçeveden mi? Çünkü Türkiye’de gazetecilik unutuldu. Gazeteciliğin ne olduğu unutuldu, gazetenin, gazetecinin fonksiyonları unutuldu. Siyasal çatışma ortamları hep böyledir. Her şeyi zehirler, gazeteciliği de zehirler. O siyasal çatışmalar ortasında biz önce gazetecilik yapmaya çalışırız, ikincisi yaptığımız şeyin gazetecilik olduğunu anlatmaya çalışıyoruz burada.
O sebeple size biraz günlük işleyişi de anlatmak zorunda kalacağım. Özgürlükçü bir yorumla mahkemenizin bakmasını. Daha geniş bir yorum yaparak sadece ve sadece normlar hiyerarşisi üzerinden gidilirse beraat kararı vermesi gerektiğini düşünüyorum. Dosyada hepimiz için beraat kararı verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“SORUŞTURMA BİLE AÇILMAMASI GEREKİRDİ”

Fakat mesele böyle başlamadı, nasıl başladı? Bir ses kaydı yayınlandı. Soruşturma bile açılmaması gereken bir meseleyle biz buradayız. Bunu izah etmek durumunda kalıyoruz. İki ayrı suçlamayla tutuklu bulunuyorum. Eğer soruşturma böyle başlasaydı, gazetecilik faaliyeti diye bakılsaydı, kovuşturma böyle devam etseydi bir basın özgürlüğü ve gazetecilik faaliyeti olduğu üzerinden kurulsaydı bunlar gerekmeyebilirdi fakat artık girmek zorundayım.
Buradan başlamadı. Peki ses kaydını hangi şartlarda yayınladık? O günkü atmosfer neydi, olaylar neydi bunu anlatmak durumundayım.
Günler öncesinden Bolu’daki faciadan dolayı birkaç kez ertelenmiş bir basın toplantısı duyurusu yapılıyor. Siyasi bir kişilik bir basın toplantısı yapacağını söylüyor. Heybedeki turbun ne olduğunu açıklayacağım diyor. Son derece güncel, bütün manşetlerde. Dolayısıyla ortada bir haber var artık. Buna herhangi bir haber kanalı, herhangi bir gazeteci bigane kalamaz. Son derece güncel bir şey var ve son derece çarpıcı iddiaları o basın toplantısında öğreniyoruz. Bizde hep kamu yararı üzerinden konuşulur, bir de kamu merakı vardır. Kamu merakı inanılmaz yükselmiştir. Kamu merakının yükseldiği yerde, ki o bizde de yükselmiş durumdaydı. Kamu merakının yükseldiği yerde halkın o merakını gidermek zorundayız. Kendi merakımızı gidermek zorundayız.

“O BİLİRKİŞİYİ ARAMAK GAZETECİLİKTİR”

Biz günde 18 saat canlı yayın yapan bir kanalız. Sadece o günkü konuşmacıyı yayınlayan bir kanal da değiliz. Her partinin grup toplantısını yayınlarız, iktidarıyla muhalefetiyle. Onların haberlerini yayınlarız. Bizim temel işlevimiz bu zaten. Bu kadar merakın yüksek olduğu bir yerde buna bigane kalınamazdı. Kaldı ki merakı biz nerden anlıyoruz? Gördük, ben bir gün dışardaydım ya o günkü izlenme oranları inanılmazdı. Bu muhtemelen sadece bizde değildi, bunu yayınlayan kanallarda benzer bir durum vardı. Dolayısıyla biz kamu merakını aynı zamanda kamu yararını gözeterek bir yayıncılık yaptık. Bir buçuk saat boyunca bir isim duyuyoruz ve bunu ilk kez duyuyoruz. Bir bilirkişinin adını duyuyoruz. İddialar dediğim gibi son derece çarpıcı. Şimdi bunu aramamak asıl gazetecilik olmayan şeydir. Onu aramak gazeteciliktir. Çünkü hakkında iddialar var ve o iddiaları sormak üzere Barış arıyor. Son derece normal ve olması gereken bir gazetecilik yapılıyor. Artık olmayan bir gazeteciliği yapmak istediğimiz için. Burada zaten problem de biraz bu oluyor. Ben öyle siyasi çekişmelere girmeyeceğim. Diyorum ki biz her partiyi yayınlarız. Haber kanalıyız çünkü. Yapılmayan şeyleri yaparız, arayamadıkları insanları ararız. İktidar-muhalefet fark etmez, bizim standardımız bu. Son dönemde haber yoğunlaşan yerlere, haberlere baktığımızda milli savunma bakanlığı, aile bakanlığı, çevre bakanlığı, içişleri bakanlığı oranın basın müşavirleri bizi gayet iyi bilirler, ararız onları. Halk TV’de bunlar kuraldır. Becerebildiğimiz ölçüde bunlar kuraldır. Muhatabına da gideriz haberin. Burada da yaptığımız budur. Kaldı ki bir buçuk saat boyunca ismini duyduğumuz kişinin artık sesini duymak bile bir haberdir. Sesini duymak, ne söylediğinden bağımsız olarak. Çünkü merak ediyorsunuz kim bu?

“YENİ ŞAFAK DA ARIYOR, HABER YAPIYOR”

Arıyoruz, Barış arıyor. Nitekim ertesi gün Yeni Şafak da arıyor. Ortada bir haber var çünkü. Yeni Şafak da arıyor ve haber yapıyor. Bir çifte standart olmaması lazım burada bir haber var, haber konusu var. Barış arıyor, bizden önce Barış ulaşmış, biz derken haber merkezindeyim ben. Haber merkezi olarak biz de ulaşmaya çalışıyoruz. Barış bizden önce ulaşmış, iyi gazetecilik yapmış. Bizden daha önce ulaşmış sorular sormuş. Sorduğu sorular tamamen gazetecilik soruları. Barış kendisi de anlattı, öteki arkadaşlar da anlattı. İddianamedeki bu açıkları tekrar etmeyeceğim. Son derece usul hataları ile dolu. Belli bir amaca matuf kısaltmaların yapıldığı, atlandığı, ifadelerin tam olarak konulmadığı bir iddianameyle karşı karşıyayız.

“AMACA MATUF BİR İDDİANAME”

Sonuçta arka arkaya Barış PEHLİVAN sorular soruyor, sorduklarının tamamı gazetecilik ile ilgili farkında mısınız? Önce kendisini tanıtıyor. Halk TV’den olduğunu söylüyor, adını söylüyor, yayına davet ediyor. Nerede yaşıyorsunuz gelip konuşayım yani röportaj yapalım diyor vs. Burada bir şey var mı? Konuşma dökümü dosyada olmadığı için gördünüz mü, görmediniz mi bilmiyorum, dosyalarda var işte. İddianameye konmamış bir ses kaydı, bunun konulmaması dehşet bir şey. Hep aleyhe mi kanıt toplar savcı, böyle bir şey var mıdır? Lehimize hangi kanıtı koymak için çabaladı? Tam tersine lehimize kanıtları karartmak için bir çaba görüyoruz biz burada. Dediğim gibi belli bir amaca matuf, bir yere yönlendirme amacıyla hazırlanmış bir iddianameyle karşı karşıyayız. Bilirkişi, Barış’ın gazetecilik sorularına cevap veriyor, kapatmıyor. Hakimlik, Sulh Ceza Hakimliği Barış’ın sorularından şunu anlıyor, bir zorlama var diyor. Röportaj vermek istemiyor diyor. Pardon bizde şöyle olmuyor: Aradığımız herkes emre amade ya zaten bir gazeteci birazdan arar ben de bir konuşayım… Yok öyle bir şey. Hemen kapatanlar olur, bize küfredenler olur, hakaret edenler olur. Biz öyle bir durumla da karşı karşıya değiliz. Cevaplar veriyor, hatta espriler yapıyor. Barış’ın herhangi bir zorlaması var mı, herhangi bir telkini var mı, herhangi bir tehdidi var mı, bu da yok. Standart bir gazetecilik yapılmıştır. İstediği cevapları veriyor, kapatmıyor. Bakın 2 dakika 47 saniyelik konuşmada kendisinin istediği ölçüde bir cevaplama yapıyor. “Yalan söylüyorsunuz” diyor, AK Parti, MHP’li belediyeler aleyhine de raporlar verdim diyor. Yani kendisinin işine de yarayacak şeyi kamuya da duyuruyor.

“SONUNA KADAR GAZETECİ KALMIŞIZ”

Buna birazdan tekrar döneceğim. Biz ne yapıyoruz daha doğrusu ben ne yapıyorum, bu ses kaydı bana geliyor. Ben bunun herhangi bir yerini kesmiyorum, biçmiyorum olduğu gibi yayınlıyorum. Halk TV eleştirisi de var bakarsanız. O eleştiriyi de yayınlıyorum ben. Bir gazetecilik niyeti yoksa arayanda bir gazetecilik niyeti var, gönderende bir gazetecilik niyeti var, yayınlayanda bir gazetecilik niyeti var. Ben bunu çok rahat keserdim. En azından Halk TV’yi eleştirdiği yerleri keserdim. Bunu da yapmamışım. Sonuna kadar gazeteci kalmışız, sonuna kadar gazeteci kalmışım. Bunları da yapmamışım. Ve o aldığı bir iki cümleyle bir haber oluşuyor. O aldığı bir iki cümle ne AK Parti ve MHP’li belediyeler aleyhine de ben raporlar hazırladım, raporlar sundum diyor. Haber bazen bir cümledir, burada da öyledir. Biz bunları tartışmıyoruz da… Nitekim aynı şeyi Yeni Şafak’a da söyledi. Yeni Şafak da haber yaptı.
Gazetecilik ısrar gerektirir. Hız gerektirir. Biz haber kanalıyız. 18 saat yayın yapıyoruz ve herkesten önce verme gibi bir rekabet vardır. Herhangi bir haberi 10 saniye geciktirdiğimiz zaman dönersiniz editör masasına hesap sorarsınız neden bizde yok diye? Aynı hızda hareket ediyorsunuz. Genel yayın yönetmeni olarak standart bir günde muhtemelen 100 karar veriyorum. Sayma şansım yok. Kritik günlerde belki 200 belki 300. Bakın 4 kişinin öldüğü yerde, 6 kişi öldü diyemezsiniz, dedirtemezsiniz… İki kişiyi sonradan diriltme şansı yok çünkü. Son derece delice bir iş yapıyoruz sonuç olarak. Ama herkesten önce ulaşıp herkesten önce yayınlama gibi bir standart vardır gazetecilikte.

“GÖRÜŞMEDE YAYINLAMAYIN DEMİYOR”

Böyle bir günde adı 1,5 saat anılmış kişiyi gazeteci sohbet için aramış olabilir mi? Sorularında sohbet var mı? Yaşını sorma gerekçesi de konuyu uzatmaya çalışıyor. Bunlar gazetecilik numaralarıdır diyelim bir biçimde bir şeyler yaparsınız. Kendisini hiç tanımayan bir gazeteci sohbet için aramış olabilir mi? Bu kadar kritik davalara dosya sunan, insanların kaderiyle oynayan bir bilirkişinin kendisinin sohbet için aranmadığını akledecek bir muhakemeye sahip olması varsayılmalıdır. Bir muhakemesi olmalı, bir gazeteci arıyor sorular soruyor. Bu muhakemeyi yapıyor olması lazım sohbet için aranmış olamaz. Sorulara cevap veriyor, üstelik kendi açısından da olumlu imaj oluşturacak cevapları da veriyor ve sonuçta ben kapatıyorum diyor kapatıyor. 2 dakika 47 saniye önce de kapatabilirdi. Ve sonuçta ne oluyor yayınlamayın falan da demiyor. Öyle bir uyarısı da yok. Bu ses kaydı bana geliyor, Barış’a öyle dememiş bana öyle uyarı yapılmamış. Adamın konuşmasına da bakıyorsun bilirkişinin Satılmış beyin yayınlama da demiyor gayet espriler yapıyor filan. Dolayısıyla biz de bunu yayınlıyoruz. Dediğim gibi bir tarafta da hız vardır. Kritik kararlar verirsiniz, her karar doğru olmak zorundadır. Burada yaptığımız da tamamen gazeteciliktir.

“İLK SORUM NE EN DOĞRU SORU: İZNİ VAR MI?”

Şimdi ses kaydının bana ulaşması ve sonrasındaki sürecin nasıl işlediğini anlatayım. Siz bakmışsınızdır dosyada var Kürşat ben ve Barış arasındaki konuşmalar… O yazışmalardan şunu görüyoruz. Kürşat bana ses kaydını 12:11’de atıyor. Sonra saat 12:14’te gördün di mi diyor, attım hadi hızlıca bak diyor, az önce anlattım herkesten önce vermeye çalışır haberi çünkü kamu merakı yükseğe çıkmış. Dolayısıyla bunu hızla vermemiz lazım. 12:11 de bana geliyor 12:14’te bana soruyor gördün di mi. Evet diyorum. Kürşat şunu da söylüyor. Barış bilirkişiyle konuştu, hızlıca vermek lazım en son bunlara da cevap vermeyince gördün di mi diyor. Yani şöyle bir şey de yok, yayınlayamayız izin var yok gibi bir uyarı da yok, o anda. 12:14’te konuşan kişi olarak Barış devreye giriyor. Abi Satılmış ile konuştum diyor. Detayları orada var. İlk sorum ne en doğru soru: İzni var mı? Gazeteciliğim sorgulanıyor ya o yüzden bu kısmı benim için önemli. Şuursuz bir genel yayın yönetmeni… Hayır değil. İlk sorum en doğru soru: İzni var mı, dava açar mı? Aldığım cevap şu; ”abi biz gazeteciyiz”. Bu cevapta bir irade sakatlaması var. Verilen cevap, izni yok cevabı ne zaman veriliyor? Orayı tekrar edeyim. İzni var mı dava açmaz di mi, abi biz gazeteciyiz, 12.15’te o zaman yayınlıyorum diyorum ve sonra bilgisayardan ve telefondan kopuyorum. Gidiyorum montaja, montaj dediğim sadece bir tane Barış’ın resmini koyuyoruz, herhangi bir şeyini değiştirdiğimizden değil. Montaj yanlış anlaşılmasın diye söylüyorum. Barış’ın resmini koyuyorum, yayınlıyorum. O zaman yayınlıyorum deyip gittikten 3 dakika sonra 12.18’de bir dönüyorum izni yok diye yazmış. Geçmiş olsun. Burası gazete değil. Tekrar tekrar birileri senin yaptığın şeyi kontrol edip hatayı engelleyebilir gazetede, baskıya girinceye kadar. Burası internet sitesi de, değil yanlış yazdım silerim. Burası haber kanalı. Haber kanalında çıktı mı, çıktı, bitti. Sonra işiniz yoksa düzeltin.
Benimle çalışan, yanımda çalışan yüzlerce gazeteci buna binlerce de diyebilirim de abarttığım düşünülebilir, çünkü çok yerde çalıştım. Yüzlerce gazeteci standardımı, kuralımı bilir. Her şey kaynağından düzgün çıkacak. Murphy kanunudur. Onlara öyle anlattığım için aynen bu şekilde aktarıyorum. Murphy kanunudur, kaynağından doğru gelmeyen her şey ekrana çıkar. Kürşat da 12:16’da izni yok yazıyor.

“ABİ BİZ GAZETECİYİZ” İLE SAKATLANAN İRADE

12:15’te Barış izni yok diye yazmış ama ben artık telefon ve bilgisayardan kopmuş montaja gitmişim. Görmemişim. Bir uyarı yapıyorlar sonuçta ama ben size bir süreç anlatıyorum. Biri 12.15’te, diğeri 12.16’da izninin olmadığını yazmış. Gazeteciliğim açısından önemli olduğu için bunları anlatıyorum. Dolayısıyla ilk sorduğum doğru soru ve aldığım “abi biz gazeteciyiz” cevabı bir irade sakatlanmasına sebep olmuştur. Barış deneyimli bir gazeteci olduğumu, deneyimli bir yönetici olduğumu söylüyor. Doğru söylüyor, o deneyimle en doğru soruyu ilk sırada sormuşum zaten. Barış da deneyimli bir gazeteci. Karşılıklı güvene dayalı olur bu iş. Evet deneyimli bir gazeteci olarak doğru soruyu soruyorum, deneyimli bir gazeteciden bir cevap alıyorum ve o cevabın sonucunda sakat bir iradeyle bir karar veriyorum. Evet ben yayınladım, işimin sorumluluğunu alıyorum. Genel yayın yönetmeniyim doğal olarak ben yayınladım. Fakat size süreçleri de anlatıyorum. Böyle oldu diyorum. Bundan sonraki takdir sizindir.
Suç işleme kastı olan bir yöneticinin ilk sorusu izni var mı olmaz. Hayatın olağan akışına aykırı. Suç işleme kastım olsa kendi elimle kendimi açığa düşürecek değilim. İkincisi suç işleme kastım olsa izinsiz bir kaydı tekrar tekrar yayınlarım. Onu da yapmamışım. Olaya vakıf olduktan sonra ikinci kez yayınlanmamıştır ses kaydı. Sonra bilirkişinin adı kodlanarak verilmiştir.

“SORUMLULUĞU ALIYORUM AMA SUÇ KASTI YOK”

İmamoğlu’nun açıklamalarındaki haberi verebilmek için avukatımla konuşuyorum. Ortada çarpıcı iddialar var sonuçta. Avukatımla konuşuyorum, İmamoğlu’nun sesini biple bilirkişinin adını geçirdiği yerleri biple diyor. Öyle yapıyorum sonrasında. Dolayısıyla bir özen de var yani onu demek istiyorum. Suç işleme kastı olan biri bunları yapar mı? Yayınladığımı söylüyorum. İşimin sorumluluğunu alıyorum ama bir suç işleme kastı yok diyorum. Burada kimsenin bir suç işleme kastı olmadı. Bu kadar gündemde olan bir kişiyi aramak bir gazeteciliktir.
Şimdi 26 yıldır orta ve üst kademe yöneticilik yapıyorum. 38 yıldır gazetecilik yapıyorum. Bu senin hukuk bilmeni gerektirir. Gazetecilik ahlakını bilmeni gerektirir. Basın meslek ilkelerini bilmeni gerektirir. Bunlara sadık bir gazeteci olmaya çalıştım hep. Bu kadar uzun yıllar gazetecilik, yöneticilik yaptıktan sonra bırakın basın meslek ilkelerini, basın ahlakını kendi etik kodlarınız oluşuyor. Bu ses kaydının izinsiz bir ses kayıt olduğunu bilsem, şu anda mahkemedeyim diye böyle konuşmuyorum. Arkamda benimle çalışmış o kadar çok insan var. Ben izinsiz ses kaydını, izinsiz olduğunu bile bile kendi etik değerlerimden dolayı da yayınlamam.

“KASIT OLSA DEFATEN YAYINLARIM”

Haber değeri var mı? Sonuna kadar haber değeri var. Ne için uğraşırım biliyor musunuz? İzni almaya çalışırım. İzni alamıyorum, yüksek bir kamu yararı var. Yüksek kamu yararı var ise yayınlarım. Ama söylüyorum bu standart bir gazetecilik. Unutulmuş bir gazetecilik. En doğal refleksi göstermiş Barış, en doğal refleksi göstermiş Kürşat. Bunlar unutulduğu için… Yaptığımız şey böyle büyük büyük bir habercilikten bahsetmiyoruz. Standart bir iş yapıyoruz. Her gün yaptığımız şey de karşı tarafı ararız. Görüş var, karşı görüş var. Bu standardı oturtmaya çalışan bir gazeteciyim. Dolayısıyla “izni yok ben buna rağmen ses kaydını yayınlayayım”… Kendi etik kodlarım gereği bile bunu yapmam. Dolayısıyla suç kastı yok. Onlarda nasıl suç işleme kastı yoksa, Barış’ta Kürşat’ta, bende de yok. Öyle olsa dediğim gibi o soruyu sormam, izni var mı diye sormam. Çünkü kendimi açığa düşüren bir soru. Kasıt olsa defaten yayınlarım. İsmini de kodlamam.
Bir şey daha var: Gayet de bilirkişi sakin sakin konuşuyor, espriler yapıyor. Buradan da kuşku duymamı gerektiren bir şey yok. Gayet esprili bir konuşma var, soruları cevaplama var.
Bilirkişiyi etkilemeye geçeyim. 277 madde. Avukatlarım bu konuda bu her iki konuda da size Anayasa Mahkemesi kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Yargıtay kararlarını anlatacaklar. Burada yargılanan şey gazetecidir, gazeteciliktir, gazetecilerdir. Bu konuda verilmiş beraat kararlarından örnekler sunacaklar. Dolayısıyla ben sadece burayla sınırlı olmak üzere benimle ilgili daha doğrusu arkadaşlarımızla ilgili 277’yle sınırlı kalmak üzere kendimce bir takım hukuki değerlendirmeler de yapacağım.

“TEHDİT YOK, TELKİN YOK”

Şimdi tekrar ediyorum. Barış’ın konuşmasında bir tehdit yok, bir telkin yok, bir baskı yok, istediği kadar konuşuyor, sorulara cevap veriyor, kendisine yarayacak, kendi imajını kurtaracak bir cevabı da verdikten sonra kapatıyor. Neyi etkilemiş olduk biz? En basit yanı bu. İkincisi; biz o basın toplantısında öğreniyoruz her şeyi. Zaten turbun büyüğü heybede denilmiş, biz ne olduğunu bekliyoruz merakla bakıyoruz. Kendim dönmüşüm haber merkezine ulaşamaz mıyız demişim. Dolayısıyla bir merak da var ama dediğim gibi. İlk kez orada duyuyoruz, bunları bilmiyoruz ki. Hatta o gün Barış Terkoğlu’na acaba İmamoğlu ne açıklayacak daha önceden öğrenemez miyiz diye soruyorum. Çünkü kendim de merak ediyorum ve alıp verebilmek istiyorum böyle bir şey açıklayacak diye. Çünkü haber bu ama alamadım. İlk kez orada duydum sonra aradık zaten o kısmını anlattım.

“BİZ BİLİRKİŞİYİ NASIL ETKİLEDİK?”

Şimdi savcı başından sonuna şöyle başladı: Önce onu söyleyeyim. 277 ve 288 ile başladı soruşturma. Resen başladı. Bilirkişiyi Etkileme, Adil Yargılamayı Etkileme. 288 uçtu gitti, farkında mısınız. Biz şu anda 288’den yargılanmıyoruz. Soruşturma böyle başladı, resen başladı. Bilirkişiyi etkilemek ile şu anda suçlanıyoruz. Peki ifade aşamalarında bize spesifik olarak herhangi bir şey sorulmadan soruşturmaları etkilediniz denildi. Hepimize yöneltilen suçlama bu, beşimize de. Peki biz neyi etkiledik? Savcı herhangi bir örnek vermiyor. Savcı etkilediğimize yönelik spesifik bir soru yöneltmiyor, 5. Sulh Ceza Hakimliği bize spesifik olarak etkilediğimiz dosyalar ile ilgili herhangi bir şey sormadı, söylemedi. Dahası var; buraya tekrar döneceğim, hep soruşturmalar soruşturmalar… şeklinde gitti. Bütün ifade aşamalarında avukatım hatırlattı. Sayın savcım soruşturmalar suç olmaktan 2014’te çıkartıldı dedi. Savcı bunu orada öğrendi. Sonra yuvarlak ifadelerle tutuklamaya sevk. Tutuklama isterken bile kovuşturma demiyor. Etkilediğimiz bir kovuşturma yazmadan tutuklama istedi, aynı şeyle hakim de tutukladı. Hakim bir haber değeri var mıdır yok mudur değerlendirmesi yapmış. 38 yıllık gazeteciyim, haber değeri yokmuş… Kamu yararı var, standart bir gazetecilik var… Geçiyorum onları. Ama dediğim gibi hakimlikte de etkilediğimiz bir şey sorulmadı. Kovuşturma sorulmadı orada da. Genel geçer, soyut bir şekilde, “soruşturmalar…” filan dendi. Velev ki biz etkiledik. Zaten vermişti o dosyaları. Biz onu da bilmiyoruz zaten olsa ne olur? Zaten soruşturmayı etkileme 2014’te çıkarılmış suç olmaktan. Ama bir şey yapması lazım savcının, hakimin ve ben sonuçta tutuklandım.

“BEN ÜÇ ADIM HÜCREDE NEDEN TUTULUYORUM?”

Az önce de anlattım. Kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi… Kaçacak olsam kaçardım. Tehdit yok, baskı yok, o yok, bu yok. Ona rağmen tutukluyorsunuz. Bu kadar kolay mı? 3 adım hücre, 5 adım avlu. 8 metre yüksekliğinde dev bir duvar. Tabutta gibisiniz. Bu kadar kolay mı? Beni ziyarete gelen o kadar avukat Türkiye’nin her yerinden geldiler teşekkür ederim. O kadar avukat, bu suçlamaların yatarı yok diyor. Sonuçta takdir mahkemenizin tabii ki. 1 ay tutuldum. 34 gündür niye cezaevindeyim? Dediğim gibi tabut gibi 3 adım en geniş yeri 3 adım hücrede niye tutuluyorum ben?
Savcı durumu avukatlarım anlatınca fark etti, siz tam girmediniz de ben gireyim. Soruşturma etkileme suç olmaktan çıkartılmış, bir kovuşturma lazım bana bir kovuşturma lazım içeriye attım adamı diye bakıyor. Bir kovuşturma bulmam lazım. Barış herhangi bir soruşturma ya da kovuşturma sormuş mu bilirkişiye hayır. Savcı ve tutuklayan hakim bize herhangi bir kovuşturma sordu mu, hayır. Ne telefon konuşmasında var, ne savcının, hakimin sorularında var. Ne de tutuklamaya sevk yazısında var, ne de tutuklama kararında var.

“DEHŞET BİR USULİ HATA VAR DOSYADA, ŞİKAYET YOK”

Ertesi gün; ben perşembe gecesi 30 Ocak perşembe gecesini cumaya bağlayan gece saat 01:10’da tutuklandım. Bilirkişi ertesi gün adliyeye geliyor. Çünkü savcının bir kovuşturmaya ihtiyacı var beni içeride tutabilmek için. Bilirkişi bir takım kovuşturmalardan söz ediyor. Burayı unutturmayın az önce atladığım bir şey var, ses kaydı ile ilgili.
Şunu biliyor musunuz; ses kaydı yayınlama şikayete bağlı bir suç ama benimle ilgili Kürşat ile ilgili bir şikayeti yok bilirkişinin. Dehşet bir usuli hata var ortada. Usul esasa mukaddemdir. Usul hatası yapılmış, esasa girilmiş bir tutuklama kararı verilmiş. Muhteşem bir hukuk, muhteşem bir savcılık. Burayı özellikle belirtmiş olmam lazım çünkü az önce onu atladım. Ha şunu yapacaktır. Bilirkişi gelecektir bir şikayette bulunacaktır duruşmada. Sonuçta bizi de şikayetçi olarak sokacaktır oraya işin kolayını biliyorlar. Ama nihayetinde resen başlatılmış bir soruşturmaya sonradan dahil oluyor, ama o esnada gözaltındaki üç kişiyle Barışla Sedayla ve Serhan’la ilgili şikayetçi olunuyor. Olayın kendisini de şikayet etmiyor. Olayın kendisini şikayet etse o zaman benle Kürşat da işin içinde olurduk di mi? Kürşat ile benimle ilgili bir şikayet yok, şikayete bağlı bir suç var ama şikayetsiz bir şekilde tutuklandım. Hukuksuzluktur. Usul hatasıdır, dehşet bir acemiliktir. Bir gazeteci olarak benim bunu teşhis etmem o savcı adına utanç verici olmalı.
Etkileme kısmına tekrar geleyim. Benimle ilgili bir kovuşturma bulması gerekiyor ya da hepimiz ile ilgili ben tutuklandığım için ben ben diyorum. Sonuçta burada 5 kişi yargılanıyoruz, kovuşturmayı bulmuş savcılık öyle gözüküyor. Bilirkişiyi çağırıyor, sabah bilirkişi adliyeye geliyor.

“KAPANMIŞ DOSYADA BİLİRKİŞİ ETKİLENEMEZ”

Rutin dışı bir işleyiş var burada da bir problem var. Nöbetçi savcılığa, müracaat savcılığına değil. Kısıtlı bir alan var orayı söylersem ondan da dava açılır çünkü biz orada sorgulandık. Kısıtlı bir kata çıkıyor soruşturma savcısını buluyor, şikayet dilekçesi veriyor. Şikayet dilekçesinde şöyle anlatıyor, iddianameye bakmışsınızdır. “Ya ben bu yayınlardan çok etkilendim”… Anlatımdaki havası böyle olduğu için böyle konuşuyorum, kusura bakmayın yani kendi üslubum olduğu için değil. Bunlardan şikayetçiyim bunlar bir şeyleri etkilediler. Soruşturmalar var… Ben Adalar’a bakıyordum işte Silivri’ye bakıyordum. Pardon basın ilk kez ondan duydu. Yayın esnasında Adalar ve Silivri geçmemiş, bunların sorusunu sormamış Barış, biz nasıl etkileyebiliriz bunları? İlk kez ondan duyuyoruz, Adalar ve Silivri’yi. Bir de diyor 2014’te de diyor Silivri’de diyor şimdi mahalle oldu ama bir de Çanta Belediyesi vardı diyor. Ona da ben bir rapor vermiştim. Ama bunları şöyle bir şey var, böyle bir şey tonunda anlatıyor… Öyle olsa ne olacak bizi ne ilgilendirir? Onlar soruşturma, kovuşturma değil. Kaldı ki Çanta belediyesi dediği şey ta 2014 sayın hakim, 2014. Soruşturma bizim için suç değil ki olsa ne olur etkileyemem? Yapamam, raporlarını vermiş, kapanmış dosyalar. Artık bilirkişi etkilenemez. Üstün bir de suç olmaktan çıkartılmış. Ama biz iddianamede ne gördük? Etkilediğimiz bir kovuşturma gördük ilk kez. İlk kez iddianamede gördük.
Bir şey daha söylüyor bir de diyor ben Bakırköy Ağır Cezaya bir rapor vermiştim diyor esas numarasını hatırlamıyorum, mahkemeyi de hatırlamıyorum. Tonlama gerçekten böyle iddianameyi okuyun gerçekten böyle. Neden etkilendiğini, ben etkilendim diye şikayet ediyor ama biraz insan özenli olur 73 yaşındasınız. Baktığınız en azından o Bakırköy bunların notunu tutmuyor musunuz? Bakırköy’de bir dosyaya baktıysanız onun esasına bakarsın mahkeme numarasına bakarsın gelirsin sağlam bir şey söylersin ben bundan etkilendim. O da yok. Bir görev ifa ediyor, öyle anlaşılıyor. İfa etmesi gerekiyor anlaşılıyor ki. Peki bir kovuşturma diyor var mıdır ona bakacaktı avukat arkadaşlarım. Adalar, Silivri, Çanta… Kovuşturma değil, soruşturma olduğu için almamış savcı bey iddianameye. Bunlar var mı iddianamede. Sadece şikayet dilekçesinde var. İddianamedeki suçlamaların arasında bunlar yok biliyor musunuz? Bizim etkilediğimiz suçlamalar arasında bunlar yok. Peki ne var? Büyükçekmece 10. Asliye Ceza Mahkemesinin bir kovuşturma dosyası… Aynı bilirkişi oraya da rapor vermiş. Peki ama o dosyayı sormamış Barış. Öyle bir sorusu yok. Barış ona Büyükçekmece 10. Asliye cezayla ilgili bir soru sormuş mu yok, öyle bir sorusu yok. Aşamalarda bize bu soruldu mu hayır, o da yok. İddianame bir çıkıyor bir görüyoruz, Büyükçekmece 10. Asliye Ceza… Biz de iddianamede görüyoruz. Bakacaktı avukatlarım oraya gerçekten bir rapor vermiş mi vermemiş mi? Benim bunu etkiyebilmem için bunu bilmem lazım. Kendisinin bilmesi lazım, bilirkişinin. Bilirkişinin bu yönde beyanı yokken ben buradan tutuklandım. Buradan yargılanıyoruz, bende tutuklanıyorum. Yani dolayısıyla tutukladılar sonrasında da istim arkadan gelsin. Bu yapıldı.

“KAMU YARARI BAL GİBİ VAR”

Kamu yararı yok diyor hakim. Kamu yararı var bal gibi var. Kamu yararı şöyle var: Bir buçuk saat boyunca Ekrem İMAMOĞLU birinden söz ediyor ve suçlamalar yöneltiyor. Benim bütün dosyalarım ona verildi, hep olumsuz raporlar alındı diyor. Biz ne yapmışız? Karşı görüş almışız, cevap hakkı vermişiz. Bize diyor ki AKP ve MHP ile ilgili de olumsuz raporlar verdim. Kamu ne biliyordu, 1,5 saatlik yayınımızı izleyenler. Bu adam tek taraflı dosya hazırlıyor. Kamu, biz o kaydı yayınladıktan sonra artık bir şey daha biliyor. Biri öyle diyor, biri böyle diyor… Adam bak AK Parti ve MHP aleyhine de rapor vermiş. Buyrun size kamu yararı. Bizim işimiz haber vermek, haberi de doğru yapmışız, karşı tarafı aramışız, bir yeri de kesmemişiz olduğu gibi yayınlamışız. Bizi eleştirdiği yeri de yayınlamışız. Nasıl kamu yararı yok? Basbayağı kamu yararıdır bu. Dediğim gibi kamu merakını artık geçtik tabii ki de.
Dolayısıyla buradan şunun da görülmesi lazım. Bundan çok emin değilim, hukuki olarak. Ahkam kesmek istemem. Bu olayda zarar gören var mı? Burada iddialı konuşamam hukukun alanı. Ama burada bilirkişi ne zarar gördü? Kendisini ifade etti sayemizde. Bir zarar da görmemiş yani. Telkinde bulunmamışız, Barış böyle bir şey yapmamış, tehdit etmemiş, baskı uygulamamış. Dolayısıyla etkilediniz, ses kaydı yayınladınız vs vs.

“SAVCI USUL HATALARIYLA LEHİMİZE ÇALIŞMIŞ”

Savcı aslında yaptığı usul hatalarıyla lehe hiçbir delil toplamadan lehimize çalışmış. O kadar basit hatalar yapmış ki. Dediğim gibi biraz hukuk nosyonuyla bakan biri olarak bir gazetecilik faaliyetini bir suça sokmak için savcı çok uğraşmış… Biz gazetecilik penceresinden bakıyoruz ve gazetecilik faaliyeti görüyoruz. Bunu suça sokmak için epey uğraşmış ama bulamadığı için hatalar yapmış. Lehimize delil olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“HİÇBİR YERE ANGAJMANIM OLMADI”

Bitiriyorum sayın hakim. 38 yıldır bu işi yapıyorum 13 kanalda çalıştım. İki kez çalıştığım yerleri sayarsam 16 oluyor. Bu vesileyle saydım onu da ben kaç yıldır bu işi yapıyorum diye. 1999 yılından bu yana da orta-üst kademe yöneticilik yapıyorum. Hiç bir yere angajmanım olmadı. Siyasi angajmanım olmadı. Ekonomik angajmanım olmadı, bürokratik angajmanım olmadı. Çalışarak, bir ahlaki standartta gazetecilik yaparak bugünlere geldim. Çalıştığım kanallar arasında birkaçını söyleyeyim ki az sonra anlatacaklarım yerine otursun. 10 yıl CNN TÜRK te çalıştım. En sonları sayıyorum, öncesi çok fazla… 10 yıl CNN TÜRK te çalıştım, haber yaptım. 5 yıl Habertürk’ü yönettim. Haber Global kanalını kurdum ve yönettim. Şimdi de Halk TV’deyim. Mesleği o gün nasıl yaptıysam bugün de aynısını yapıyorum. Bundan sonrası arkamdaki gazeteci arkadaşlarıma anlatıyorum. Benden, başka bir Suat çıkmadı. O günkü yayın sürecini o sebeple anlattım. O yapılan şey bir gazeteciliktir.

“SADECE İŞİMİ YAPARIM, AKTİVİZM YAPMADIM”

Yöneticilik sorumluluğu alarak da cevap veriyorum. Ben başka yöneticiler gibi kendimi ekrana atmadım. Birkaç koltuğa birden oturup kendime programlar koymadım. Şov yapmam. Siyasi angajmanlarım yoktur, ekonomik, bürokratik angajmanlarım yoktur. Twitter bile kullanmam. Ekrana atmam kendimi, sadece işimi yaparım, işimi doğru yapmaya çalışırım. Dolayısıyla benden gazetecilik dışında bir şey çıkmaz. Benden aktivist olmaz. Aktivizm yapmadım. Gazetecilik ile aktivizimi karıştıranlara hep karşı oldum. Benden aktivist çıkmaz bir kez daha söylüyorum. Kanalın imajı, Türkiye’deki çatışma ortamı… Ya bu Halk TV’deyse böyle olmuştur falan… Öyle değil… İzmir’de iki kişiyi elektrik çarptı. İzmir Belediyesi CHP’de olduğunu bilen bir gazeteci olarak doğrudan doğruya adını koyan bir gazeteciyim. Bu bir cinayettir dedim. Bu haberi böyle yaptık. Burada Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir çocuk kuyuya düşüp öldüğünde belediyenin CHP’li olduğunu ben biliyordum. O haberi de yaptık. Bursa Belediye Başkanı yakınlarını atadığında bir yere o haberi yaptık; ki görevden aldı. Dolayısıyla bu kanalın patronu, bu kanalın çalışanları, bu kanalı yöneten insan… Burada gazetecilik yapılıyor. Unutulduğu için ve bir ön yargıyla bakıldığı için söylüyorum… Bir; gazetecilik unutulduğu için, iki; ön yargıyla bakıldığı için. Halk TV’de olmuşsa zaten şu niyetle olmuştur gibi toptancı bakış açısıyla bakılıyor. 6’ıncı kez kanal yönetiyorum, 6. Kez. Milyon dolarlık kanallardır bunlar. Patronlar benden akıllıdır, ben bilirim. Onlar akılsız insanlar değildir. Siyaset bilmeyen, hukuk bilmeyen, şuursuz, dengesiz, taraflı, aktivist, şovmen bir insana kanal teslim etmezler. Çünkü milyon dolarlık bir yatırımdır o. Onun imaj yönetimi de sizdedir. İşte bu tür haberlerle, yapılan ve yapılmayan haberlerle bir yayın politikası belirliyorsunuz ve imaj yönetiyorsunuz. Hiçbir patron saf değildir, benden akıllıdır. Dolayısıyla şuursuz, dengesiz, tez canlı, acul birine 6 kanal birden yöneticilik vermiş olamaz. Bu mümkün değil.

“SİYASAL ÇATIŞMA ORTAMLARINDA GAZETECİLİK ZEHİRLENİR”

Bitiriyorum, sabrınız için teşekkür ederim. Son sözüm şu: Siyasal çatışma ortamlarında bir kez daha söylüyorum gazetecilik zordur, zehirlenir. Ortamı zehirler, çatıştırır. O ortamlarda, o zehirden kurtulmamız lazım. Daha özgürlükçü bir yorumla karar verilmesini talep ediyorum. Sizden bunu bekliyorum. Şu an bu zehirlenmiş siyaset ortamında yapılan şeyin bir de gazetecilik olduğunu anlatmak zorunda kalıyoruz. Beş arkadaşımızın ikisini zaten sayıyorum tali olarak görülmesi gereken arkadaşlarımdır. Ama üçümüzün de yaptığı şey gazeteciliktir. Zehirlenmiş ortama göre karar verilmemesini talep ederim. Dönem gazeteciliği yapmadım, sizden de dönem yargılaması yapmamanızı, dönem kararı vermemenizi talep ediyorum.
Saygılar sunarım size de, teşekkür ederim sabrınız için.

Mehmet Şimşek